Bir garip akan ırmak

Allah mühendis olarak geri dönmeyi nasip etsin. 
:)

Allah mühendis olarak geri dönmeyi nasip etsin. 

:)

bana destek olacak en güzel sözü bugün stajyer koçum söyledi. “sen daha hızlı koşmak için yeni spor ayakkabılarını giyiyorsun. elbette işine yarayacak çift ana dalın.” 

yarın sabah 10’da mülakatım var. henüz mezun değilim, neyin mülakatı ben de pek anlamadım ama olsun. 

dualarınızı eksik etmeyin, bu gece dua etmek için çok güzel bi gece.

her şey gönlünüzce olsun güzel insanlar.

seneye bu zamanlar hedeflerini gerçekleştirmiş bir Ceren göreceksiniz.

(22.07.2014, 04.18)

Solugundan öptüm seni. ♥  Tam 2.5 yil. Allah’im bizi hic mi hic ayirmasin.

Solugundan öptüm seni. ♥

Tam 2.5 yil. Allah’im bizi hic mi hic ayirmasin.

ii gceLeR..

hellö uzay gezer. dorian diye bi grup vardı, bilir misin? işte onun bakma yüzüne diye bir şarkısı vardı. o geldi aklıma. açtım, hoop döndük mü ergenlik yıllarına. sonra bir baktım önerilen şarkıları, u huuu şenlik var. hatta şimdi çilekeş-yok çalıyo geri planda. 

ya sana da oluyor mu, böyle o şarkıyı en çok dinlediğin zamana dönmek gibi şeyler. mesela ben bu çilekeşi lise-1 de dinlerdim. 14 yaş falan. odamı falan hatırlıyorum böyle Balıkesir’deki. müziğin sesini sonuna kadar açıyordum, babam gelip kıs şunun sesini diyordu. eski bi bilgisayarım vardı, 8 gb hafızası vardı; o kadar eski. ayy! özledim Balıkesir’i çok.

msn iletileri vardı. ondan ziyade msn nickleri vardı. benimki “çokoprenses”ti. ya ne güzel ergendim ben! msn nickinin altında ileti kısmı vardı, hiç silmediğim bi antep fıstığı & vanilya yazısı vardı. 5 yıl falan kalmıştır. hatta msnimi 9 yıl sonra çalan kimse girerse hâlâ görebilir o iletiyi :D ya biz geçen seneye kadar aytuğla msnden konuşuyorduk, niye çaldınız oolum benim msnimi.

neyse, ben çok ergendim. ya lisede o kadar çirkindim ki, bir insan o kadar çirkin olabilir. geçen sene kendimi feysbukta ifşa etmiştim.  dur kız şuraya ekliyim o fotoğrafı. 

ben böyle şeyler yapınca bu ne özgüven diyolla. ne yapayım inkar mı edeyim çirkinliğimi. ben de evrimimi üniversitede geçirdim size ne! :D ya ben endüstri mühendisiyim niye böyle şeylerle uğraşıyorum bilmiyorum ama acayip hoşuma gidiyo ya! delircem. :D

neyse, çirkindim kiloluydum falan. bu da yetmiyomuş gibi sürekli siyah giyinip siyah göz kalemi çekerdim. ve metal dinlemeyenleri arkadaş olarak kabul etmezdim. lise sonda biraz evrilmeye başladım ama asıl evrim tabi ki hazırlığın bittiği yaz geldi. intikam duygusu ile 15 kilo verdim, neyin intikamıysa.  kendin için ver dimi kilolarını. çocukluk işte. yani şöyleyken şöyle olmuştu.

bu bana şunu kanıtladı, isteyince her şeyi başarabiliyormuşum. evet, kilo muhabbetini takıntı haline getirdim. bu benim eksik yönüm. yıllar önce formspring diye bi zımbırtı vardı. 4 yıl önce falan herkes kullanıyordu, soru soruluyordu adını gizleyerek. benim de öyle bi hesabım vardı tabi, oradan biri adını gizleyerek bana “sen kilo verme takıntısı olan, başarısı ve güzelliği ile herkesi etkilemeye çalışan ergen bi kızsın, kurtul artık şu takıntıdan” yazmıştı. sevgili anonim, hâlâ kilolara takıntılıyım onu napıcaz ya. neyse seneye bu zamanlar nasıl olsa 50 kilo olcam. heheh meheheh. :D

böyleyken böyle işte sevgili uzay gezer. saçma sapan bir hayat hikayesi işte benimki de. bu uzun ve yalnız yazının temennisi “ne yapıyorsanız kendiniz için yapın” olmalı. evet, ben kiloluyken özgüvenim yoktu. evet, yaşadığım her kötü şeyi kilolara bağlıyordum. ama sonradan anladım ki bunların hiçbi önemi yok.

bırakın sizi seven insan kilolarınızla, kalın kaşlarınızla sevsin. yani yüreğinizi, beyninizi sevsin. 

sevin oolum birbirinizi. sarılın bol bol. bak şimdi aytuğ olsa nasıl kocaman sarılırdım ona. takmayın öyle kiloyu falan, herkesten daha güzel bir insan var yeryüzünde. 

ay! nerden nereye geldi konu. ben gidiyorum yæ. güzel şarkı bırakayım mı buraya?

dinleyin bakalım.

sevgilerimle.

bugün 14 temmuz, 23.42

bir yaz gecesi rüyası.

miriba.

sevdiceği az önce uğurladım, artık vedalar üzmüyor. diyorum ki burdasın nasıl olsa. ne kaldı ki eylüle?

yazacak pek bir şeyim yok. daha doğrusu anlatacak pek bir şeyim. uyudum bütün gün, pek yapamadığım şeyler. ama nedense sonsuz bir anlatma isteği var içimde. yazmayı çok sevdiğimden belki.

buzdolabım çok kötü. zaten eski ama çok kötü. çünkü içine ne koysam kristalize oluyor. ben de kapağını bir milimetre falan açık bırakıyorum, sonra içindeki her şey çürüyor. Allah 3 senedir beni ve Aytuğ’u buzdolabıyla sınıyor. çünkü ben o buzdolabını temizlerken çıldıracak gibi olduğumdan bu görev genelde Aytuğ’a düşüyor.

aslında hikaye şöyle başladı. ben ikinci sınıfı yeni bitirmiştim, yaz okulu için tekrar Eskişehir’e gelmiştim. sadece bir hafta içinde içindeki her şey bozulmuş. üstelik içinde kıyma varken. eve girdim, ev ceset kokuyordu. ya çok korkunç! aytuğ da ertesi gün gelecekti. ben de aradım yahu dedim napııcam zaten tek başıma geldim, nasıl temizlenecek bu? o da sen bırak ben temizlerim dedi. kendi okuyunca muhtemelen şöyle diyecek bunları “keşke demeseydim!” neyse iki hafta falan çıkmadı kokusu evden bozulmuş etin. hatta oda parfümü almıştık, artık aytu o kokuyu duyunca bilinç altı tepki veriyor. “ya sıkma şunu ya” diyerek. eski buzdolaplarını bilirsiniz. “nofrost” olmayan. işte bu öyle bi buzdolabı. daha sonra buz eritme düğmesi kırıldı. ve içindeki her şeyi buza çevirmeye başladı. sonra kapanmayı sağlayan polimer malzeme sünekleşti ve kapağı kapanmamaya başladı. içindeki her şey iki saatte falan bozuluyordu. ama içi buz dolu. o buzları eritme görevi de tabi ki aytuğa düşüyordu. en son taşınırken buzları eritmeye çalışırken, mutfağı su basmıştı. işte bizim buzdolabıyla imtihanımız böyle.

öğrencilik ne garip. her şey yarım yamalak. ama mutlusun da. bugün aytuğla çorba ve makarna yedik iftarda. dedim ki bugün yemek fakir işi, olsun çok şükür dedi. ne bileyim, ilerde çocuğum olursa güzel şeyler anlatacağım. makarna dışında tabi ki.

iş güç ne olacak bakalım. seneye bu zamanlar neleri anlatacağım acaba? inşallah her şey gönlümüze göre olur. para biriktireceğim o beyaz koltuk için daha.

neyse, bu uzun ve saçma yazıyı okumadığınızı biliyorum sevgili uzay gezer. o nedenle sözcüklerime son veriyorum.

sevgiler.

temizlik obsesyonu.

güzel. her şeyi çamaşır makinesine atıyorum bu hafta sonu. neden böyle bir takıntı edindim şimdi durup dururken, bilinmez. yıkanacaklarınız varsa getirin madem.

uyumalıydım.

cumartesi uyurum artık diye düşünüyordum ki bünyem erken kalkmaya alışmış. uyuyamadım.

nasıl gidiyor? hep ben mi anlatacağım böyle?

Ford çok güzel, öyle ki yüksek lisans hayallerimi sanıyorum ki bir kenara bırakıyorum. bilmiyorum, doğru mu yanlış mı ama sanırım bunu zaman gösterecek.

Aytuğ’um seneye artık Eskişehir’de, yüksek lisansa başlıyor. Sonuçların açıklandığı gün “yok artık, aynı şehirde miyiz artık? koskoca 3 yıldan sonra aynı şehirde mi olacağız?” diye düşündüm. Aytuğ’u aradım, kocaman bi “tebrikleeer” diyerek.  gün içinde “rüya mı bu ya” diye mesajlarım eksik olmadı.

25 temmuzda İzmir’e gidiyorum, her şeyi ve herkesi o kadar özledim ki. deniz kokusunu özledim. 

tek başına taşınmak o kadar zor ki hâlâ uğraşıyorum. hem staja gidip hem eski evin elektrik, doğal gaz, internet işleri ile uğraşıp hem de yeni evin elektrik, doğal gazıyla uğraşmak çok zor oldu. nitekim hâlâ soğuk su ile duş alıyorum. buzdolabım hâlâ bozuk.

25 temmuzdan sonra ablamla tura gidiyoruz. sonrası iyilik sağlık. tatil, İzmir.

Eylül 1. En sevdiğim. Eskişehir’e döneceğim akabinde. siz işe başlamış olabilirsiniz lakin benim daha tezim var. 

neyse, hafta sonu burayı ihmal etmeyip yazacağım.

kendinize iyi bakın, mutlu hafta sonları  dilerim efendim.